Kuantum ve Zihin

Giriş

Doğu’nun meditasyon ile bulduğunu iddia ettiğini Batı bilimle kanıtlayabilecek mi? Bu yazı kuantum ve zihin çalışma prensibine dair Doğu’nun ilmine referans veren heyecan verici bir teoriyi, kuantum fiziğinin en bilinen deneyleri ışığında ele almak ve benzerliklerini veya farklılıklarını tartışmaya sunmak amacıyla yazıldı. Batı’nın ufkumuzu açan Çift Yarık Deneyi, Doğu’nun yazılı kaynaklarda M.Ö. 1500’lere (hatta daha öncesine de sözlü olarak giden) VEDA’ları aslında aynı şeyi mi söylüyor? Her iki teori de ortak payda olarak yaygın olan yaratılış fikrinin zannettiğimiz gibi yoktan var edilmek suretiyle değil, tezahür etme şeklinde gerçekleştiği ve bir gözlemci olduğu sürece sonsuz olasılıklardan bir tanesinin form alarak görüntüye geldiği ya da bir döngü haline sürekli tezahür ettiği şeklinde özetlenebilir mi?

Çift Yarık Deneyi (Young Deneyi)

Gelin bunun için önce Çift Yarık Deneyi’ni anlayarak başlayalım.

Zihnin, kuantum mekaniğinde kendini gösterişlerinin en ünlüsü “Çift Yarık Deneyi” ile gerçekleşir. Peki Young Deneyi olarak da bilinen çift yarık deneyinin, bize ışığın herhangi bir gözlemci olmadığında dalga olarak hareket edip bir gözlemci dahil edildiğinde foton/parçacık davranışı sergilemesi ile söylemek istediği şey nedir?

1800’lerde Thomas Young insanın renk algısını açıklamak adına bir çalışma yapar. Basit bir şekilde üzerinde birbirine çok yakın, iki paralel yarık bulunan bir ekrana ışık ışınları gönderilir, ışınların bir kısmı yarıklardan geçerek karşı ekrana çarpacaktır. Bu dalgaların birbirlerini etkilemesi durumu, girişim ya da kırınım deseni olarak adlandırılır ve ekran üzerinde dalgaların birbirlerini sönümleyip güçlendirmelerini işaret eden karanlık ve aydınlık şeritler meydana getirir. Bu çalışma bize ışığın dalga olduğunu göstermiştir. Bu çalışma daha sonra fizik dünyasında bir çığır açacaktır.

Daha önce ışığın parçacık yani foton olarak davranabildiği Einstein tarafından zaten kanıtlanmıştı.

Işığın bilinenin aksine ya dalga ya foton olarak davranmak yerine hem dalga hem foton olarak davrandığını ‘dalga – parçacık ikiliği’ adını verdiğimiz ve kuantum fiziğinin kapılarını açan çalışma (çift yarık deneyinin geliştirilmiş versiyonu) ortaya atmıştır.

Kütlesi olmayan ışığın dalga – parçacık şeklinde davranması aslında çok da şaşırtıcı değildir. Fakat kütlesi olan atomlar ile (yani elektronlar ile) bu deney tekrar gerçekleştirildiğinde sadece ışığın değil, doğada bulunan ve kütlesi olan tüm maddenin bir dalga boyu olduğunu Louis de Broglie çalışmaları ışığında bize söyleyecekti. Bunun üzerine Davissongermer deneyi ile atom, moleküllerin ve hatta bedenimizin de (biz de bir kütleye sahibiz) bir dalga boyu olduğu iddia edilecekti. Bu noktada çift yarık deneyinin elektronlar ile yapılan yeni bir versiyonu gündeme gelecekti. Bu deneyde kuantum parçacıklarının yarıklara bir elektron tabancası ile teker teker gönderildiğini ve ekrana teker teker ulaştıklarını farz edelim. Görünürde her bir parçacığın yol boyunca etkileşime gireceği başka bir parçacık yoktur. Fakat yine de zaman içerisinde parçacıklar girişim ya da kırınım deseni oluşturmuştur. Bu sonuç parçacıların her iki yarıktan da eş zamanlı olarak geçtiğini ve kendi kendileri ile etkileştiklerine işaret etmektedir. Buradaki her iki yoldan aynı anda geçme durumu ‘süper pozisyon’ olarak adlandırılmaktadır. Fakat esas tuhaf olan şey bu da değildir. Yarıklardan birinin içerisine veya arkasına bir dedektör yerleştirerek deneyi tekrar ettiklerinde (bu dedektör herhangi bir parçacığın o yarıktan geçip geçmediğini tespit edebiliyorlar ve birinci yarığa dedektörü koyduklarında parçacıkların 50%sinin buradan geçtiğini biliyorlar) etkileşim yok oluyor ve girişim ya da kırınım deseni değil, iki şerit ya da çizgi beliriyor. Yani elektronlar foton şeklinde davranıyorlar. Hatta dedektörü orada bırakıp kapattıklarında, ya da önce ya da sonra ölçüm yaptıklarında da elektronlar dalga değil parçacık şeklinde davranmaya devam ediyorlar. Yani basitçe parçacığın yolunu gözlemleyerek (bu gözlem parçacığın hareketine müdahalede bulunmasa bile) sonucu değiştirebiliyoruz.

1920’li yıllarda kuantum gurusu Niels Bohr ile birlikte çalışmış fizikçi Pascual Jordan şu yorumda bulunuyor: “Gözlem ölçümlere müdahale etmekle kalmıyor, aynı zamanda ölçümü meydana getiriyor. Bir kuantum parçacığını belirli bir konumda bulunmaya zorluyoruz. Ölçümlerin sonuçlarını kendimiz meydana getiriyoruz.” Eğer durum böyleyse, nesnel gerçeklik pencereden kaçıp gitmiş gibi ve işler daha da tuhaf bir hal alıyor.

Eğer doğa, bizim bakıyor veya bakmıyor olma durumumuza göre, davranışını değiştiriyor ise, biz de elindeki kartları bize göstermesi için onu tuzağa çekebiliriz diye düşünüyorlar ve bunu yapabilmek için, bir parçacığın yarıklardan geçerken aldığı yolu (ama sadece yarıkları geçtikten sonra) ölçmeye çalışıyorlar. Ölçüm yapılana kadar, parçacık tek bir yolu mu, yoksa ikisini birden mi kullanmak istediğine karar vermiş olmak zorunda.Böyle bir deney 1970’li yıllarda Amerikalı fizikçi John Wheeler tarafından dile getirildi ve bu “gecikmiş seçim” deneyi takip eden 10 yıl içerisinde gerçekleştirildi. Wheeler kuantum parçacıklarının (genellikle foton adı verilen ışık parçacıkları), tek bir yolu mu veya her ikisinin süper pozisyonunu mu kullanmaları gerektiğine karar verdikten sonra aldıkları yolları ölçmek için zekice teknikler kullandı. Sonucunda da, Bohr’un kendinden emin bir şekilde önceden tahmin ettiği gibi, ölçümü geciktirmenin veya geciktirmemenin hiçbir fark yaratmadığı ortaya çıktı. Bir fotonun yolunu dedektöre varmadan önce ölçmeye çalıştığımız sürece, bütün etkileşimi kaybediyoruz. Sanki doğa sadece ona baktığımızı değil, bakmayı planladığımızı da biliyormuş gibi…

Bu deneylerde bir kuantum parçacığının yolunu tespit ettiğimiz zaman bulduğumuz şey, parçacığın olası yollarından oluşan bir bulutun, iyi tanımlanmış tek bir duruma “çökmüş” halidir. Dahası gecikmeli seçim deneyi, ölçümün verdiği herhangi bir fiziksel rahatsızlıktan ziyade, çöküşe tamamen fark etme eyleminin neden olabileceğine işaret ediyor. Fakat bu, gerçek olasılık çöküşünün, sadece ölçümün sonuçları bilincimiz üzerinde etki bıraktığı zaman meydana geldiği anlamına mı geliyor?

Samkhya: Yoga Felsefesi

Peki bütün bunlar ne ifade ediyor? Bu noktada çift yarık deneyi ile ilgili şu ana kadar konuştuklarımızı bir kenara bırakıp rotamızı Doğu’nun ilmine çeviriyoruz. Biraz daha değişik bir perspektiften aynı gözlemci sorusunu sorgulayabilmek için kadim yoga öğretisinin temel felsefi görüşlerinden (bknz: Yoga Darśana) Samkhya Felsefesi’ne biraz değinelim. Yoga felsefesi kendi içerisinde baz aldığı temellere ve yorumlanış biçimlerine göre 6 temel ekole ayrılır.  Bunların en bilineni Patanjali Usta’nın Yoga Darśana ufak bir nüansı olarak bir ilahî kavramı içermesi ile ayrılsa da temelini Samkhya Darśana’dan alır.

Sonsuz bir olasılık denizine ismine kozmik zeka veya mutlak, ne verirsek verelim, ‘bakıyoruz’ ve baktığımız her anda sonsuzluk içerisinden bir olasılık et eve kemiğe bürünüyor (çöküyor). Çift yarık deneyi teorisine referans verecek olursak foton şekilde davranmaya başlıyor. Buradaki bakış ‘zihnimizin ya da odağımızın orada bulunması’ olarak tercüme edilebilir. Fakat ne zaman zihnimizi ya da odağımızı kontrollü bir şekilde ‘oradan’ uzaklaştırırsak (bunun teknik terimi meditasyon olacak) foton tekrar dalga boyuna dönüyor ve sonsuz olasılık denizine geri dönüyor.

Yani her bir fiziksel form (görüntü, ses ve hatta düşünce bile) dedektör olduğu sürece var ve olmadığı zaman ise potansiyelinde saklı duruyor.  Bu potansiyel ise Samkhya teorisinin başlangıç noktası olarak kabul edilen ‘Puruşa’ ya da bizim Türkçe’leştirebildiğimiz hali ile ‘saf bilinç, zat, özne ya da kişinin ta kendisi oluyor.

Samkhya teorisi Kapila Maharişi tarafından Vedik dönemde (M.Ö. 1500-500) ortaya atılan (Vedik ilahilerde ya da en eski Upanişadlar’da) ve zaman içerisinde farklı anlamlar yüklenerek evrilen yaratılış ya da oluşa dair bir teoridir. Kelime anlamı olarak numaralandırma, hesaplama, numaralandırarak anlamlandırma ya da oranlı şeklinde çevrilebilen Sankhya-Samkhya kelimesinden gelir. Samkhya olarak isimlendirilmesinin sebebi ise tüm varoluşu 25 ana/temel ilkeyi sıralandırarak ya da numaralandırmak suretiyle anlamlandırarak açıklaması ve tersten gidildiğinde ise bu anlamlandırma ile 25. ilke olan Puruşa’ya özgürleştirmeyi hedeflemesidir. Bu teoriye göre evren iki temel prensip/ilkeden oluşur. Saf bilinç/özne (Puruşa) ve madde (Prakriti). Bu iki ilke sonsuz ve değişmeyen (zaman ve mekandan bağımsız) bir boyutta sürekli vardır. Ayrı ama her zaman yakındırlar. Saf bilinç (Puruşa) değişmez sabiti temsil ederken madde (Prakriti) ise sürekli değişme ve gerçekleşme halini temsil eder. Bu iki kavramı (zihinsel boyutta) daha iyi anlamlandırmak için ışık ve görüntü ya da sperm ve yumurta örnekleri kullanılabilir. Işık ve sperm değişmez, sabit ve değişen maddenin (görüntü ya da yumurta) sebebi ya da arkasındaki gerçektir. Işık yoksa görüntü olamaz ama ışığın kendisini görüntü ile ifade eder,varlığını bilir fakat bu ışıktır diye gösteremeyiz. Aynı şekilde spermin taşıdığı potansiyel hayat ancak kendini yumurtada tezahür eder ya da ettirir. Bu ikisinin biraraya geldiği an bilimin ‘Big bang’ ya da ‘Great Expansion – Büyük genişleme’ olarak tanımladığı an olarak açıklanır. Puruşa kendinde potansiyel halde bulunanı prakritide tezahür ettirir, inert ya da pasif olanı aktive eder. Bu bir yaratılış olarak değil tezahür olarak kabul edilir. Sanskrit adı ile ‘Mahat’ ya da ‘Mahattatva’ bu iki temel prensibin birleşmesi ile oluşan tüm tezahür neden ve sonuç ilişkisini kendinde saklayan makro boyutta kozmik zeka temel ilkesi ortaya çıkar. Bu kozmik zekanın mikrokozmos boyutundaki karşılığı ise ‘Buddhi’ yani zekadır. Kozmik zekanın niteliği saftır fakat bireysel boyutta buddhi kendini bir form ile tanımlamadan bir ‘Sen’ ya da ‘O’ sorusu soramaz. Bu nedenle bir sonraki aşama ‘Ben’ algısı ya da ‘Ego’ ya da Sanksrit diliyle ‘Ahamkara’dır. Biraz önceki sperm ve yumurta örneğinde zigot ya da ceninin oluşması şeklinde örneklendirilebilir. Mahat ya da buddhi tüm potansiyel ihtimalleriyle bilgi iken, ahamkara ayrı bir benlik algısı bu potansiyeller içinde sadece ‘o’ formdur. Nesnelik algısı ortaya çıktığında ilk tezahür anında niteliksiz ve saftır. Fakat enerji değişimi ile bu saflık bozulur ve üç temel nitelik birbirini dengelemek adına sürekli hareket eder (titreşir). Bu üç temel nitelik (3 guna) sattva yani saflık, rajas yani hareket ve tamas yani atalet olarak tanımlanır. Sattva en saf ve en yüksek titreşimdir. Bu en yüksek titreşimin canlılardaki yapı taşı manas yani zihindir. Zihin dış dünyadan veri alan, depolayan ve bu verileri ilişkilendirerek çıktıya dönüştüren enstrümandır. Zihin bunlar için 5 duyu organına (Jnana indriya) ihtiyaç duyar (işitmek-kulak, tatmak-dil, hissetmek-ten, görmek-göz ve koklamak burun). 5 duyu organı tarafından girdiler alındıktan sonra bunları işleyip dış dünyaya çıktı üreten 5 eylem organı (Karma indriya) vardır (tutmak-el, hareket etmek-ayaklar, konuşmak-dil, üremek-cinsel organ ve dışkılamak-anüs). 5 duyu organının beyinde oluşturduğu itki ‘Tanmatra’ olarak tanımlanır. 5 tanmatra ses, his, form (görüntü), tat ve kokudur. 5 tanmatranın en kaba formdaki temel, ortak nesne olan halleri ‘Mahabhuta’ en büyük fizik-madde varoluşu da 5 tanedir ve bunlar hava, su, ateş, toprak ve eterdir.Özetle puruşa (1), prakriti (2), mahat (3), ahamkara (4), manas (5), 5 Jnana indriya, 5 karma indriya, 5 tanmatra ve 5 mahabhuta olmak üzere toplam 25 ilkede en makrodan mikroya yaratılış teorisi açıklanır. Puruşa’dan en alt seviyeye geliş ‘Viyoga- ayrıştırmak’ ve tam tersi olan en alt seviyeden Puruşa’ya gidiş ‘Yoga- birleştirmek, biraraya getirmek,bağlamak’ olarak ifade edilir.

Sonuç ve Yorumlar

Her iki teorinin ışığında şu ana kadar konuştuklarımızı özetleyecek olursak çift yarık deneyi, bir dedektörün varlığı ölçümün sonucunu değiştirmekten öte ölçümün kendisini oluşturuyor ve kütlesi olan her nesnenin bir dalga boyu da var dedi. Samkhya teorisi ise bize ben algısı olan bir varlığın en yüksek titreşim boyutunun zihin olduğunu ve zihnin odaklılıkla 3 niteliğinin dengelenmesi durumunda zekanın en saf ve mutlak haline erişerek oradan da puruşa yani saf özneye gidebileceğimizi söyledi. Bu iki teoriyi düzenli meditasyon yapan kişilerin optik sistem üzerine dikkatlerini yönlendirdiklerinde etkileşim oranındaki düşüsün meditasyon yapmayan katılımcılara göre çok daha belirgin veya anlamlı olduğunu kanıtlayan “Consciousness and the double slit interference pattern six experiments” çalışması ışığında yeniden yorumlarsak, dikkatini keskin bir şekilde yönlendirme kapasitesine sahip insanların en çok ve en büyük değişim gücüne sahip olduğunu bu çalışma ışığında söyleyebiliriz. Bunun üzerine bir de müzik eklendiğinde etkileşim oranındaki düşüşün en iyi seviyesine ulaştığı bulgusu yine bu çalışma ile elde edilmiştir. Çalışmanın özeti olarak bilim insanları için bilinçli bir odağın etrafındaki gerçekliliği oluşturmaktaki etkisini inkar etmek çok daha zorlaşmıştır.

Zihin keskin bir odaklılıkla yönlendirildiğinde etrafımızdaki gerçekliği oluşturmada büyük bir rol oynamaktadır. Hatta Samkhya Darśana’ya göre oluşturandır. Zihni en saf ve en keskin odak haline getirdiğimizde bu bizi enerji-titreşim anlamında çok daha yüksek bir boyuta taşıyarak fotondan dalgaya, ya da formdan sonsuz olasılıklar potansiyeline ya da manastan mahatattva ya da puruşaya (saf bilince) geri evrilmemizi sağlıyor. Bu teorinin doğruluğu ise bilim tarafından ispatlanana kadar kişinin biricik ve tek olan meditasyon deneyiminde saklı kalıyor.

Referanslar

1- The strange link between the human mind and quantum physics < http://www.bbc.com/earth/story/20170215-the-strange-link-between-the-human-mind-and-quantum-physics >

2-https://bilimfili.com/kuantum-mekanigi-bilinc-iliskisi/

3-Quantum Physics Confirms: Consciousness Creates Reality! – YouTube

4-Çift Yarık Deneyi | Popular Science Türkiye – YouTube

5-Does Consciousness Influence Quantum Mechanics? – YouTube

6-Damla Donmez- Samkya Teorisi ders anlatim notlari

7-Yoga Darśana: Patanjali’nin Yoga Sutraları & Vyasa Bhaşya

Prof. Dr. Ganganatha Jha Çeviren: Damla Dönmez

8- Creation, Its Processes, and Significance. Samkhya Evolution and Involution-Pratibha Gramann -Truman State University

9- Consciousness and the double-slit interference pattern: Six experiments – Dean Radin, Leena Michel, Karla Galdamez, Paul Wendland, Robert Rickenbach,

and Arnaud Delorme

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *